İlkokuldan beridir okuyageldiğimiz, öğrendiğimiz Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihine bugünlerde tekrar bir göz atmak, özellikle okuldan uzun zaman önce mezun olmuşlar için faydalı olabilir. Daha genç ve körpe beyinlerimizin okuması ve anlamaktan çok “benimsenmesi” için yazılmış bu tarih anlayışını eleştirmeyi, ya da üzerine sorular sormayı çoğumuz o yaşlarda aklından bile geçirmemiştir herhalde. Tarih algılarımızın değişmeye başladı bu günlerde, eleştirel ve mümkün olduğunca nesnel bir bakış açısıyla resmi tarihe yeniden bakmayı amaçlıyor bu yazı. Temel olarak da Kocaeli Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü Öğretim Üyeleri tarafından hazırlanmış olan Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-Ders Notları isimli kitaptan yola çıkarak “öğretilen” tarihin eleştirisini yapıyor. Kitabın yazılış amacı önsözünde, “üniversite öğrencilerinin Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” derslerine uygun bir kaynak oluşturmak olarak belirtilmiş ve ders işleme programına uygun olarak tasarlandığı vurgulanmis. Yani, bu yazı, üniversite öğrencilerinin okuduğu veya okunması için hazırlanmış olan bu kitabı ele alarak, resmi tarihin anlatılışı ve olaylara yaklaşımının kısa bir eleştirisi niteliğinde.
Kitap, kronolojik olarak Coğrafi Keşiflerin başlamasıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğunun yaşadığı sancıları anlatarak başlıyor ve Tansu Çiller Başbakanlığına kadar uzanan zamanı, Atatürk’ün ölümünden sonrasını, öncesine göre oldukça hızlı geçerek anlatıyor. Bu arada, bu akışdan bağımsız olarak yer yer Atatürk Sonrası Dış Politika, Ermeni Sorunu, Kültürel Dönüşüm gibi başlıklar açarak döneme başka açılardan ışık tutmaya çalışıyor.
Bu kitapta ve benzeri pek çok resmi tarih kitaplarında en dikkat çeken özellik, neden sonuç ilişkisini tek taraflı anlatmaya yönelik eğilim. Yani, baştan safımızı belli etmemiz gerekiyor ve iyi kahramandan yana olmamız bekleniyor. Kitap okuyucusunun sormak isteyebileceği sorular bir kenara bırakılıp, bir ezber niteliğinde anlatılan olaylar, yüzeysel neden sonuç ilişkilerine bağlanıyor ve “Türkler iyi, geri kalan her milletin kendi gizli hesabı vardır” bakış açısıyla anlatılıyor. Türklerin resmi tarihini Türklere anlatan bu kitap, Ermeni, Rum gibi gayri-müslim ve Kürtler gibi Müslüman olan ama “isyankar” azınlıklara “dış ve öteki unsur” muamelesi yaptığını saklamıyor. Bu kitabı okuyacak bir Türk gencinin, etrafının iç ve dış düşmanlarla sarıldığı paronayasına kapılması işten bile değil. Günümüzde toplumun bölünmüşlüğü ve “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” desturunun yaşıyor olmasına çok doğal bir açıklama, bu eğitim şekli ve dili.
Resmi tarihin Osmanlı İmparatorluğu konusunda da kafası hayli karışık gözüküyor. Osmanlı İmparatorluğu, “biz”den yana mı “biz”e karşı mı, orada söylem biraz karışıyor. Şöyle ki, Osmanlı İmparatorluğu’ndan çöküş öncesi döneme kadar övgüyle söz edilirken, İttihat ve Terakki ile birlikte, son Osmanlı Padişahları, neredeyse vatan haini olarak nitelendirilip, her yaptıkları olumsuz bulunuyor. Yani İttihat ve Terakki ortaya çıkana kadar, Osmanlı iyi iken, sonrasında tam tersine milleti satan, ülkeyi batağa sürükleyen bir yönetimden bahsediliyor.
Mustafa Kemal önderliğinde başlayan uluslaşma hareketiyle birlikte kitabın diline yerleşen “Türk” ve “milli” kelimeleri resmi tarihin bundan sonraki bölümlerine damgasını vuruyor. Bununla birlikte Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Türk kelimesinin ortaya çıkmasıyla Ermeni, Rum, Kürt gruplara daha da bir süpheyle yaklaşan, onları isyan çıkarmak ve İtilaf Kuvvetleri ile işbirliği yapmakla suçlayan oldukça milliyetçi bir söylem hakim hale geliyor. Bu işbirliğinin tam olarak neyi kapsadığına ise değinme gereğini duymuyor yazarlar, sadece işbirliği yaptıklarını bilmemiz ve ileride de gözümüzü onlardan “bölücü unsurlar” olarak ayırmamamız yeterli... Resmi tarih Türklerin ağzından Türklere anlatılıyor.
Kurtuluş Mücadelesinin en büyük argümanı olarak sunulan “milletlerin kendi geleceğini belirleme hakkı”, Türkler için doğal bir hak sayılmakla birlikte Ermeni, Rum veya Kürt azınlıkların böyle bir hakkına asla değinilmediği gibi, çıkan isyanlar oyunbozanlıkla, hainlikle ilişkilendirilmiş. Bu azınlıkların isyan sebepleri anlatılmamakla birlikte, isyancıların tam olarak ne istediği, isyan sırasında nelerin yaşandığı, isyanların nasıl “bastırıldığı”, ne gibi kayıplar yaşandığı konusuna elbette değinilmemiş. Ezberimizde bu azınlıkların durmadan isyan çıkaran “huysuz” milletler olduğuna dair net bir anlayış oluşuyor.
I. Dünya Savaşı’na Osmanlı’nın girmesi çok akıllıca bulunmamış olacak ki, madde madde nedenler sıralanıp bu savaşa girmenin arkasında ne gibi hesapların olduğu anlatılarak okuyucunun Osmanlı’nın savaşa girmesine hak vermesi istenmiş. Savaş sonrası dönem içinse sık sık Osmanlı’nın cephelerde başarıyla çarpıştığı ama yenilginin Almanya nedeniyle olduğu belirtiliyor. Yani “Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık” sloganı buradaki anlatıma büyük ölçüde hakim. Öte yandan II. Dünya Savaşı’na girmemek üzere yapılan manevralar, başarılı bir diplomasi örneği olarak anlatılıyor. Dolayısıyla savaş iyi bir şey mi, kötü bir şey mi karar vermek güç oluyor…
Bununla birlikte, daha sonra halifeliğin zararları ve laikliği ne zor duruma sokabileceği ve neden kaldırıldığı, halifenin neden yurt dışına sürgün edildiği üzerine uzun bir yazıyla karşımıza çıkan bu kitap, ironik bir şekilde I. Dünya Savaşı sırasında, İtilaf Devletlerine karşı halifenin cihad çağrısına olumlu yanıt vermeyen Müslüman Arap ve Afrika’daki sömürge ülkelere kızıyor. Savaşın kaybının sorumluluğu biraz da bu ülkelere atılıyor. Yine kafamız karışıyor, halifelik iyi midir, kötü müdür…
Bu esnada, anlatilan olaylar arasında olan 31 Mart Olayı, Cumhuriyet tarihinin belki de ilk derin devlet operasyonuymus izlenimi veriyor. İttihatçilerin karşısında olan Ahrar Fırkası yanlılarının çıkardığı isyanın bastırılması sonrası, her nasılsa “isyancıların isteği üzerine “ II. Abdülhamit yerine Sultan Mehmet Reşat’ın padişah olarak getirildiği belirtiliyor. İlginçtir ki, II. Abdülhamit İttihatçıların üzerinde iktidar kuramadıkları bir padişahken, yerine gelen Sultan Mehmet Reşat’ın İttihatçıların kolayca etkileyebildikleri bir padişah olduğu belirtiliyor. Yani bu isyan, bir şekilde, en çok İttihatçılara yarıyor. Böylelikle kitabın söylemiyle “İttihat ve Terakki Dönemi’nin başlaması”na neden olan bu isyanın, kimler tarafından, nasıl ve ne amaçla çıkartıldığına dair derin şüpheler oluşuyor. Derin devlet geleneğinin, son yıllarda yaşadığımıza benzer “operasyonlar”ın sanki köklerinin eskilerde bir yerde yattığına dair bir fikir arsızca beliriyor kafamızda.
Kitap, Ermeni Sorunu konusuna ayrı bir başlık ayırmış. Bu bölümde, Ermenilerin savaş sırasında Ruslarla çatışma halinde olunan bölgede sık sık isyan çıkardığı ve Osmanlı’ya önemli kayıplar verdirdiğinden bahsediliyor. Ve bunun doğal sonucu olarak çıkarılan Tehcir Yasası’yla bölgedeki Ermenilerin zorunlu göçe zorlandığı, göç sırasındaysa ölümlerin mevsimsel zorluklar, gıda yetersizliği gibi “doğal” nedenlerle olduğu söyleniyor. Dolayısıyla, masum bir ülke, kendi varlığını korumak, bu isyanlardan kurtulmak için topraklarının bir kısmı üzerinde yaşayan insanları göç ettiriyor, göç ederken oluşan bir takım “doğal” olumsuzluklar nedeniyle olan ölümler konusunda ise sorumluluk kabul etmiyor.
Öte yandan, gayri-müslimlere sık sık değinilerek, Osmanlı’nın çöküşünü hızlandıran bir neden olarak, Osmanlı topraklarında yaşayan gayri-müslimlere tanınan ayrıcalıklar gösteriliyor.Toplumun dengesini bozacak bu tip ayrıcalıkların gayri-müslim unsurlara verilmemesi gerektiğinin altı çiziliyor. Bununla birlikte Varlık Vergisi, II. Dünya Savaşı sırasında, gayrı-müslimlerin savaş ekonomisi nedeniyle çok kazanç sağlaması neticesinde, toplumda huzursuzluklar oluşmasının bir sonucu olarak gösteriliyor. Ancak gerçekte toplumun dengesinin bozulmasına yol açan bu vergi kanununun çıkmasına giden süreçte kimin, neden çok kazanç sağladığı, toplumun hangi kesimin huzurunun bozulduğu ve bu verginin sonuçlarının ne olduğuna dair herhangi bir ipucuna rastlayamıyoruz resmi tarih kitaplarının çoğunda.
Kurtulus Savaşı (genelde resmi tarih söyleminde Ulusal Mücadele olarak geçiyor) sırasında kurulan Millet Meclisi’nin toplumun ne kadar geniş tabanını temsil ettiğini ispatlamak üzere sık sık vekil dağılımlarına vurgu yapılıyor. Her bir meslek erbabından kac adet vekil olduğu sayılıp dökülüyor. Sayılan bu meslekler arasında çiftçilik yer almıyor. Ancak öte yandan, vekillerin seçilmesi işini İttihatçilerin bulundukları şehirde yapması isteniyor. Yani öyle anlaşılıyor ki vekiller, her şehrin seçkin ve İttihatçi zümresini temsil edecek şekilde seçiliyor. Ve bu durum nedeniyle kitabın bu bölümünün yazarı, meclisin halk tabanından seçildiği, milli egemenliğe dayandığı, toplumun pek çok bölümünü temsil ettiğini vurgulamak zorunluluğu hissediyor.
Öte yandan, kitapta İttihatçılara karşı fikirlerini savunan her oluşum, her gruba şüpheyle yaklaşılıyor, üstü kapalı bir şekilde bunların milli mücadeleye zarar verebilecek unsurlar olduğu söylenip, bunların “bastırıldığı”, “uygulamalarına son verildiği” gibi ibarelerle konu kapatılıyor. Bu grupların tam olarak neyi, niye istedikleri, herhangi bir haklı isteklerinin olup olmadığını anlama şansımız olmuyor. Yine, bu grupların kötü niyetli gruplar veya iyi niyetli olsalar bile dış unsurlarca yönlendirilen oluşumlar olduğunu ve ortadan kaldırıldıklarını bilmemiz yeterli görülüyor. Öyle ki, yerel bazı Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri’nden yerel mücadele vermek isteyen oluşumlar bile İttihatçılarla ortak hareket etmediği için küçümseniyor, dışlanıyor ve bölgesel hareketler olarak kalmakla suçlanıyor.
Benzer bir “düşman” mantığıyla, meclis kurulduktan sonra farklı fikirde olanların tasfiyesi amacıyla kurulmuş olduğu anlaşılan (anlatılan değil) Vatana İhanet Yasası’nın çıkarılma amaçları haklı kılınmaya çalışılıyor. Bu yasa sonucu kimlerin neyle suçlandığı, ne cezalar aldığı, ne gibi şeylerin vatana ihanet sayıldığı konusunda bilgi sahibi olamıyoruz. Zira olmamıza da gerek yok, bu yasanın gerekli olduğunu bilmemiz, İttihatçı düşünce dışındaki tüm düşünce şekillerinin düşmanlık ve hainlik içerdiğini benimsememiz yeterli. Bu bakış açısı günümüzdeki bazı şeyleri hatırlatıyor…
Temelde resmi tarih Türk ve Müslüman kişilere Türkiye Cumhuriyeti’ni anlatıyor. Ermeniler, Rumlar, Kürtler “öteki unsurlar” gibi nitelendiriliyor. Bu kitabı sınıf arkadaşlarıyla birlikte okuyacak olan Ermeni, Rum veya Kürt bir öğrencinin neler düşünebileceğini tahmin etmek güç değil. Öte yandan, üç defa gerçekleşen askeri ihtilallere çok kısaca değinilip bunlar, çoğunlukla haklı ve olması gereken bir müdahale olarak anlatılıyor. Hatta 1960 ihtilali sonrası ülkenin Başbakan’ının ölüm cezasına çarptırılıp bu cezanın infaz edilmesinden bile bahsedilmiyor. Bu durum utanç verici bulunduğu için mi anlatılmıyor, yoksa söz konusu milli tarihse bu tip şeyler teferruat olduğundan mı, anlamak güç…
Okuduğumuz tarih, gelişmekte olan pek çok ülkenin tarih anlayışında da gördüğümüz üzere tek yanlı, milliyetçi, bilimsellikten uzak, ezbere dayalı ideolojik bir söylemle anlatılıyor. Atatürkçülük’ün tek doğru olduğu, bunun hukuktan, insan haklarından ve adaletten daha üstün olduğunu bize hissettiriyor. Olayların, neden sonuç ilişkilerinin derinlemesine analizi yerine, anlatılanla yetinmemiz, onu benimsememiz, kayıtsız şartsız inanmamız ve daha fazla sorgulamamamız isteniyor sanki. Böylelikle, sorgulamak yerine biat eden, her durumu Atatürkçülük çerçevesinde değerlendiren, devletçi, milliyetçi, hukuktan ziyade devletin üstünlüğüne inanan, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” fikriyle dolu ve her türlü farklılığı “düşman unsur” olarak görme eğiliminde olan nesillerin yetiştirilmek istendiğini görebiliyoruz. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca içinde bulunduğu statükocu, tabularla dolu ve muhafazakar-milliyetçi duruşun kaynağını çok da farklı yerlerde aramayıp, kendi resmi tarihimizi kendimize nasıl anlattığımızı ve neleri sorgulamadan benimsediğimizi hatırlatmamız yeterli gözüküyor.