|
Email Listesi
E-Mail listemize katılarak duyurularımızdan haberdar olabilirsiniz.
|
Yavaş... Yavaş...2011-02-26 22:13:40
Yavaş... Yavaş... “Yavaş- Hız Çılgınlığına Başkaldıran Yavaşlık Hareketi”, Londra’da yaşayan Kanadalı bir gazeteci olan Carl Honore tarafından kaleme alınmış bir kitap. 21. yüzyılda şehir insanının başına musallat olan hız saplantısına eleştirel bir yaklaşım getirip, çeşitli alanlarda hız kesmek için bazı önerilerde bulunuyor. Bu yazı, bu kitabın eleştirisini yapmayı ve konu üzerinde bir takım fikirler ortaya atmayı amaçlamakta. Yazar, bu kitabı yazmaya, havalanında, gecikmiş bir uçağı öfke içinde beklerken, okuduğu gazetede gördüğü bir reklam nedeniyle yazmaya karar veriyor. “1 Dakikalık Masallar” başlıklı bu reklam, yoğun anne-babalara yönelik olarak, çeşitli klasik masalların altmışar saniyelik kayıtlara sıkıştırılmış halini tanıtıyor. Böylelikle anne-babalar çocuklarıyla çok da uzun zaman geçirmek zorunda kalmadan bu birer dakikalık “hap masalları” çocuklarına “yutturabilecek” gözüküyorlar. Buı reklam, yazarda önce bencilce bir istek yaratıyor ve her gece babasından uzun uzun ve farklı masallar dinlemek isteyen oğluna bu yöntemle daha kısa sürede daha çok masal anlatabileceğini ve “zaman kazanabileceğini” düşünüyor. Kendini bu düşünceye kaptırmış bir şekilde yakalayan yazar, tüm benliğimizi ele geçiren “zaman hastalığı”, herşeyi daha kıza zamanda yapma çılgınlığı hakkında bir kitap yazmaya karar veriyor. Bu kitap, neredeyse gündelik hayatımızın her anına ve çevremizdeki hemen herkesin hayatına sinmiş olan ve bu nedenle pek de durup üzerinde düşünmediğimiz bu hız tutkusu ve daha kısa zamanda daha çok şey yapma takıntısını gözden geçirmeye zorluyor bizi. Elektronik posta cevaplarken bir yandan telefon görüşmeleri yapıp, ailemizle yemek masasında otururken bir yandan okumamız gereken şeyleri bitirmeye çalışıp, çocuklarımıza gece yatmadan önce masal okurken bir yandan yarın yapacağımız işleri düşünürken acaba gerçekten de “o an” yaptığımız işin tam içerisinde olabiliyor muyuz? Yemek yerken, çalışırken, sevişirken, oyun oynarken gerçekten orada mıyız, yoksa atılacak bir sonraki adımın hesaplarıyla mı meşgul kafamız? Yoksa hayatımız, maddeleri değişen ama varlığı mutlak bir “yapılacak işler listesinin” tamamlanması şeklinde mi sürüp gidiyor? Yazara göre modern dünyada çalışanların gittikçe daha uzun saatler mesai yapması bekleniyor, pek çok çalışan yıllık izinlerini kullanamıyor. Kitapta bahsedildiği gibi, eskinde “tükenmişlik” ve “aşırı yorgunluk” hissi nedeniyle doktora başvuranların yaşı eskiden 40’lar, 50’lerken, artık 30’lara ve hatta 20’lere düşmüş gözüküyor. Yazar, Japonca’da “karoshi” diye bilinen iş nedeniyle ölüm durumunu anlatıyor. Haftada 90 saat çalışan, topluma sürekli örnek olarak gösterilen genç ve başarılı borsacı Kamei Shuji’nin 1989’da borsa çöktükten sonra daha da fazla çalışmaya başlamasıyla, 26 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu ölmesi, oldukça trajik bir örnek. 2001 yılında “karoshi” den Japonya’da 143 kişinin öldüğü bilgisi veriliyor. Hız takıntımız, hayatımızı üstünkörü yaşamaya, geçiştirmeye sebep olabiliyor ve yaptığımız şeylerden aldığımız zevki azaltıyor. Bütün bunlar bir yana, hızlı yaşam, strese, uykusuzluğa, tahammülsüzlüğe, öfkeye, yeme bozukluklarına ve fiziksel bazı problemlere yol açıyor. Hız saplantılı anne-babaların yetiştirdiği yeni nesiller de bu saplantıdan nasibini alıyor. Anne-babalar çocuklarına ayırdıklarından çok daha fazla zamanı işlerine ayırıyorlar. Japonya’da 24 saat hizmet veren kreşler oldukça rağbet görürken, yazarın belirttiği verilere göre çalışan anne-babalar çocuklarına ayırdıkları zamanın yaklaşık iki katını elektronik postalarına ayırıyorlar. Öte yandan çocuklar, okul sonrası aldıkları piyano, tenis vs. derslere yetişebilmek için en az anne-babaları kadar hızlı bir yaşam sürüyorlar ve dolayısıyla hızın kutsandığı bu kültürü henüz çok ufak yaşlarda benimsiyorlar. Bunun sonucu olarak da, stres yüzünden doktorlara başvuran çocuk yaşı 5’e kadar inmiş gözüküyor. Şehir insanının hayatında, sağlıklı beslenme veya rejim yapmanın yerini daha çabuk sonuç alınan “yağ emdirme” seansları alıyor. Erdem kazanabilmek ve seçilmiş kullardan biri olabilmek için uzun bir öğrenme ve çile çekme süresi olan klasik dinlerin yerini, haftasonu spa tatilleriyle birleştirilebilen hap şeklindeki Reiki gibi post-modern dinler alıyor. Ailece birlikte yemek yenilen masalarda oturmaya modern insanın vakti yok. İlişkiler eskiden emek isterdi, şimdi kısa mesajlarla sevgili olunup ayrılınabiliyor. Yazar, hız tutkusuyla neleri kaybettiğimizi anlatırken, gelecekte yaşayacağımız şeyi heyecanla beklemeyi ve o an geldiğinde onun tadını doyasıya çıkarmayı artık unuttuğumuzdan bahsediyor. Buna örnek olarak da, restaurantta henüz tatlısını yerken hesabını isteyip taksisini çağıran, bir sonra atacağı adıma odaklanmış müşterilerden bahsediyor. Yaptığımız otobüs, uçak, tren yolculukları artık pencereden dışarıya bakıp düşüncelere dalacağımız değerli zamanlar olmaktan çıkıp, gazete okuduğumuz, telefonda konuştuğumuz, işlerimizi hallettiğimiz zamanlar halini alıyor. Bir sonraki iş için hızla yol alırken önümüze çıkan herşeyi yıkıp dökme, ezme eğilimindeyiz. Trafikte önümüzde yavaş giden acemi bir sürücü, bir zamanlar muhtemelen bizim de öyle olduğumuz gerçeğini hatırlamadan, öfkeyle kornalara basıp bağırıp çağırmamıza neden oluyor. Hiç tanımadığımız birini, sırf yolda yavaş gidiyor diye öldürebicek kadar sinirlenebiliyoruz. Trafikte kolaylıkla kavgalar çıkabiliyor, cinayetler işlenebiliyor ve buna artık hiçbirimiz şaşmıyoruz… Nereden gelip nereye gittiğimiz, neden bu kadar acele ettiğimiz ve daha da önemlisi bu durumdan aslında gerçekten de mutlu olup olmadığımız sorusu kafamızda asılı kalıyor bu kitabı okurken. Uyanır uyanmaz ilk baktığımız şey olan saatin ve zamanın nasıl bizi yönettiğine dikkat çekiyor yazar. Hayatımızı kolaylaştırmayı vaadeden teknolojinin gerçekten de hayatımızı kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını sorguluyor. Örneğin elektronik postalar bizi birbirimize daha önce hiç olmadığı kadar “yakınlaştırırken”, bir yandan da bu kolaylık, hergün temizlenmesi gereken koca bir elektronik posta yığınının ağırlığı altında ezilmemize neden oluyor. Bununla birlikte, elektronik postanın kolaylığı, arkadaşlarımızla, hatta ailemizle yüzyüze iletişimin yerini çoktan almış ve bu “yakınlaşmayı” çoktan mecazi hale getirmiş durumda. Bu çerçevede yazar, Yavaşlık Hareketi’nin birbirinden bağımsız, farklı alanlardaki önderleriyle görüşüp, onların yaşam şekilleri, yavaşlamak için hayatlarında yaptıkları değişiklikler ve sonuçları konusunda bilgiler veriyor. Beslenmeden cinsel yaşama, spordan çalışma şekline kadar, yavaşlamak için atılmış adımları okuma şansı buluyoruz. Yavaş Yemek(Slow Food) hareketinin İtalya’daki kurucularından bir şef aşçıdan, yemek yapmanın ve yemenin aslında fonksiyonel bir uğraştan çok, sosyal bir uğraş olduğunu öğreniyoruz. Yaşadığımız yerin yerel ürünlerinin, ailemizden yıllar içinde süzülüp gelmiş tariflerle pişirilip, aile veya dost meclisi sofrasında sunulmasının ve o sofra etrafında telaşsız, sohbet dolu bir zaman geçirilmesinin insanın ruhsal ve fiziksel sağlığı için ne denli gerekli olduğuna ikna oluyoruz. Bu seremoniye vakti olmayan şehir insanının, hormonlarla “büyütülmüş” meyve-sebzeler ve hayvanlarla yapılan, standart, doğallıktan uzak ve sağlıksız besinleri birkaç dakika içinde yutmasını düşündüğümüzde, bunun hem çevreye, hem insanın sağlığına etkileri tüylerimizi ürpertebiliyor. Devasa boyutlarda üretim yapan “endüstriyel çiftçiliğin” ilaçlarla, hormonlarla, yapay bir şekilde ürettiği, henüz bebekken şişmanlatılıp kesilen hayvanlar, dünyanın diğer yarımküresinde henüz hamken dalından koparılıp, yolda olgunlaşan tatsız tuzsuz meyveler, bize ucuz, hızlı ama sağlıksız bir yaşam vaadederken, çevreyi de ciddi oranda tehdit ediyor. Bütün bunlara rağmen, Yavaş Yemek hareketi, henüz cılız bir sesle de olsa, yerel ürünlerle ve yerel tariflerle yapılan yemeklerin, “ölçülü çiftçiliğin”, aile ve arkadaşlarla yemek yemenin insani sıcaklığını cazip bir şekilde bize hatırlatıyor. Öte yanda yine İtalya’da, Yavaş Şehirler(Citta Slow) yaratan belediyecilerle yapılan görüşmelerden öğreniyoruz ki, yavaşlayabilmek için şehircilikte de yapılabilecek şeyler var. Gürültü ve trafiği azaltacak önlemler, yayalara ve bisikletlilere ayrılan alanların genişletilmesi, yerel üretim yapan çiftçilerin, restaurantların, dükkanların desteklenmesi, çevreyi koruma tedbirlerinin uygulanması bunların birkaçı. İtalya’da şimdiden Citta Slow ünvanını alan ve diğer şehirlere örnek olanbirkaç şehir var. Yavaşlık Hareketi’nin belirli bir merkezi veya ortak bir web sitesi yok. Ancak anlaşılıyor ki, zamanla dünyanın değişik noktalarındaki insanlar, birbirlerinden habersiz bu hareketin felsefesini benimseyip yaşam tarzlarını ona göre şekillendiriyorlar. Yavaşlık eylemcileri de yaptıkları işler çerçevesinde birbirleriyle bağlantı kurmaya başlıyorlar. Yavaş olmayı felsefi bir içerikle özdeşleştiren bu hareketin aslında “yavaş hareket edin” demeye çalışmadığını, daha sakin, dikkatli, sezgisel ve etrafımızla bağ kurarak hareket etmeyi önerdiğini ve hızlı hareket etmeyi de asla tam olarak reddetmediğini öğreniyoruz. Dolayısıyla, kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı hareket etmeyi seçerek bir denge oluşturmamız gerektiği üzerinde duruluyor. Yazar, kitabında, hız tutkusunu aslında yeni ekonomik düzene bağlıyor. Kapitalizmle birlikte, sadece güçlünün güçsüzü değil, hızlı olanın da yavaş olanı yendiği bir dünya düzenine geçildiğini, bu nedenle hızlı olmanın bir erdem kabul edildiği toplumlar haline dönüştüğümüzü anlatıyor. Ancak yine de kapitalizmi pek de eleştirmiyor bu konuda. Aksine, bu hız tutkusunun sadece doğayı ve bizi tüketmekle kalmayıp, aslında kapitalizme ve sermaye de zarar verdiğini anlatıyor. Örneğin, hızlı olmak adına test edilmeden piyasaya sürülmüş bilgisayar programları nedeniyle şirketlerin nasıl milyonlarca dolar zarara uğradığından bahsediyor. Bu noktada yazara yapılabilecek en büyük eleştiri, aslında sisteme temel bir eleştiri getirmeden, yer yer hızın gerekliliğini anlatıp bir yandan kapitalizmin övgüsünü yapmasıdır. Yazar kitabın giriş bölümünde, aslında hıza savaş açmadığını, hızın dünyamızı yeniden yapılandırmak ve bizi “özgürleştirmek” konusunda çok şeyler başardığını söylemekte ve buna uçakları örnek göstermektedir. Belki de yaşadığı ülkenin yapısı, önkabulleri ve gelişmişlik seviyesi nedeniyle, “kim internet veya jet hızıyla seyahat olmadan yaşamak ister ki?” diye sormaktadır. İnternet ve uçakla seyahat yokken hayatımızın daha kötü olduğuna, daha mutsuz bireyler olduğumuza dair bir kanıt olmamakla beraber, bu durumun tersi bile tartışılabilir. Yazar, yine giriş bölümünde, hızın nedeninin aslında kapitalizm olduğunu söyledikten sonra ekliyor; “Modern kapitalizm bize olağanüstü zenginlik sağlamakla beraber, doğal kaynakları da yerine konulamayacak şekilde yok etmektedir”. Yazarın bahsettiği, kapitalizmin olağanüstü zenginlikler kazandırdığı ve çok da net olmayan “biz” tanımına üçüncü dünya ülkelerinin de dahil olup olmadığı tartışmalı. Sistemli bir hızlanma ve hızın erdem haline getirilmesi, bireyin sadece kendi iradesiyle olan birşey değildir. Zira, çalışma hayatı, ticaret ve hatta gündelik kent yaşantısı, hızlı olanın kazandığı ve takdir edildiği bir düzendir. İşi hızlı teslim etmeyi taahhüt eden firma ihaleyi kazanır. Raporunu en kısa zamanda bitiren çalışan takdir görür. Otobüse ilk binmeyi başaran en güzel koltuğu kapar. Restauranta rezervasyon yaptırırsanız en güzel masada yiyebilirsiniz. Gündelik hayatımız çevreleyen tüm bu durumlar, hızlı olmayı bize hayatta kalmak için bir araç olarak dayatır. Hızlı olmamayı seçmek, geride kalmak, kaynaklardan yeterince faydalanamamak ve dışarı itilmek anlamına gelir. Durum böyleyken, birkaç bireyin hayatında yapacağı birkaç ufak değişiklikle bu durumun değişeceğini ve hız isteğinin makul seviyelere döneceğini düşünmek biraz fazlaca iyimser bir yaklaşım gibi gözüküyor. Bu durum, ancak bireysel tepkilerin ve düzenlemelerin kitlesel hale gelip sistemi değişmeye zorlamasıyla mümkün olabilir. Zamanla ilişkimiz, onu tarım toplumuyken döngüsel bir şekilde algılarken, sanayileşmeyle birlikte düzlemsel, bir noktadan diğerine ulaşan ve geri dönüşü olmayan bir ok gibi algılamaya başlamamızla bir kırılma yaşamış gözüküyor. Herşeyin bir “demlenme, olgunlaşma” süresi olduğunu, herşeyi kontrol edemeyeceğimizi, hatta edebilseydik hayatın anlamsız olacağını unutmuş gibiyiz. Herşeyi kontrol etmeye, zamanla yarışmaya çalışırken, zamanla ve hayatla “birlikte akmayı” unutuyor gibiyiz... Halbuki, hayatımız, gerçekten de sadece yapılacaklar listemizden ibaret olsaydı, tesadüfler, planlanmamış gelişmeler, karşılaşmalar, bekleyişler içermeseydi, ne tatsız olurdu… |
Sepetinizde ürün bulunmuyor
Hesabım
![]() |